Salı, Mayıs 21, 2019

2019 başı müzik notları

Eskiden last.fm sistesinde ne güzel blogum vardı. Orada dönem dönem dinlediğim şarkıcıları tanıtır hangi zamanda neler dinlediğimi de not almış olurdum. Ancak ne yazık ki lastfm blogu kaldırmış. Bu yaptıkları resmen kabalık.

Neyse bundan sonra yazalım madem, 16-17-18 senelerinde daha çok yabancı pop müzik dinledim. Yabancı pop müzik nedir ya pop müziğin yabancası mı olur. O zaman global pop müzik dinledim diyeyim Türkçe pop bambaşka. Neyse bu tartışmaya girmeyeceğim.

2018 sonunda yüzyüeyken konuşuruz grubunu sıklıkla dinlemiştim gayet hoş ve dinlendirici bir tarz, doğal sözlerin ön planda olduğu rahatsız etmeyen aynı zamanda sizi alıp kendi hikayesine götüren bir havası var. Ancak biraz depresif ve acı içinde oluğunu söylemem gerekir şarkıların.

2019 başı benim için chilling müzikleri keşfetmemi sağladı ve yeni bir dünyaya giriş yapmış gibi oldum. Chilling müzik rahatlatıcı tarzda olup bir akış içinde sizi dinlendirerek ritmi hissetmenizi sağlıyor. Chill müzğün tarzları var tabi, R&B chill, Pop Chill sonra Lounge tarzında chill müzik başka türleri de vardır. Ben daha çok pop Chill dinliyorum ancak R&B chill 'in de güzel örneklerini dinleme fırsatım oldu. Elektronik Chill tarzı da yine gençler tarafından tercih edilen bir tarz hatta Chill Vibes t-shirtleriyle dolaşırlar canları sağolacısalar. BU t-shityler genelde pembe tonda Palmiye agaçları tonunda oluyor. Elektronik Chill tarzında Shy Martin şarkıcısını biraz sonra tanıtacağız.

Hemen sizlere deezer'daki chilling listemi paylaşıyorum yazıyı okurken bir yandan göz atmak isteyebilirsiniz.


Buradaki sevdiğim şarkıcılara örnek vermek gerekirse en başta Jessie Ware - Love to Love e bayıldığımı söylemem gerekir.

Hemen R&B chill 'in mükemmel örneklerinden devam edelim, Ella Mai'den başlayalım, Trip şarkısının girişindeki piyano ve piyanoyu tamamlayıcı güçlü sesi nedir öyle! Mükemmel!!

Kehlani, Kehlaniye özel bir dosya açmak gerekiyor aslında. Nights Like şarkısını dinleyin multaka. Mükemmel güçlü bir vokal. süper bir şarkı. Bu şarkıda gece yolculuğu yapabilirsiniz şehir ışıkları yanınızdan kayıp geçerken.

Devam edelim, Lolo Zouai yine pop chill tarzında ve çok hoş albümünü dinleyebilirsiniz hatta.

Shy Martin yukarıda söylediğim gibi elektornik chill tarzında biraz daha ve çok başarılı.

Şu an dünyada Billie Ellish çok popüler ancak ben çok bayılmadım.

Diğer beğendiğimiz şarkıcıarımız: Clara Mae, Maisie Peters, Sabrina Carpenter, Emily Burns, Lisa Ekdahl,

Yine Ariana Grande'yi de bu dönem çokça dinlediğimi itiraf etmek istiyorum. Imagine, 7 Rings, god is a woman, no tears left to cry beğendiğimiz şarkılardandı.


Siz yine eğer isterseniz yukarıdaki listemdeki şarkılara göz atabilirsiniz. 

Bir sonraki müzik yazımızda görüşmek üzere..


Cuma, Mayıs 17, 2019

Bitmeyen sorular

Aklımızda bir sürü soru, neyi nasıl yapacağımız, önümüze gelen tercih olarak neyi sececegiz, bir insan ne yapmalı, biz o anda nasıl hareket etmeliyiz, geleceği nasıl planlamali, biz kimiz ne istiyoruz nereye gidiyoruz, dünyayla hayatla ilgili bilinmeyen bir sürü şey. Her konuda bilinmeyen bilmediğimiz bir çok şey var. Bazı soruları yanıtlıyoruz. Veya yanıtladığımizi sanıyoruz. Sahi soruyu yanıtlamak nedir? İcimizdeki soruya bir bakima boşluğa ne yanıt olunca onun yanıtlandığını sanıyoruz, bunu nasıl ölçüyoruz? Doğru yanıt olup olmadığını nasıl belirleyebiliyrouz. Neye göre? Kendimize göre mi yani pragmatik davranarak kendi faydamiza mı? Sorularımiza bulduğumuz yanıtı o an anlayabiliyor muyuz mesela? Bazı sorulara bulduğumuz yanıtlar belki o an doğru ve ancak gelecekte yanlış yanıt olduğunun farkına varacağız. Bir soruna bulduğumuz yanıtın doğru olup olmadığını verdiğimiz yanıtın sağlamlığiyla alakalı olabilir. Şöyle ki yanıt verirken elimizde yeterli kanıt varsa ve bu kanıtlar doğrulanabilir ve tam tersi yanlislanabilirse yanıt o kadar sağlam oluyor. Bilimsel bir hipotez gibi ne zaman yanlışlanorsa o zaman o yanıt çürümüş oluyor. Hayatta her sorunu bilimsel verilerle çözemeyiz belki de şimdilik öyle sorunu matematiğe döker ve modelini olusturursak belki yeni teknolojilerle ona da belirli bir paterne göre yanıt bulabiliriz ancak bu yanıt daha önceki verilen yanıtlara benzer nitelikte çalışacağından gerçeğe ve kadar yakın ve uzak onu bilemeyiz. Neyse bilimsel bir yazı yazmak istemiyorum. Konu sorunları matematikle çözüp  çözemeyecegimiz değil. 

Sorduğum şey bir yanıtın gerçekten o sorunun yanıtı olduğunu nasıl anlayabiliriz? 
Bu sorunun yaniti da aslında çok bilmekle ve bilgiyi anlamaktan geçiyor. Bilgimiz arttıkça bizim davranışlarımız önyargılarımiz tercihlerimiz dahi değişiyor. Yani doğruya bilgimiz arttıkça bir adım daha yaklaşıyoruz. Bazı soruların ise net bir cevabı yok. Şöyle söyleyeyim tek bir yanıtı yok. Farklı bir yanıt olduğunda farklı koşullar ortaya çıkacağından yeni bir durum ortaya çıkmış olacak ve o koşula yeni bir yanıt bulunması gerekecek. Aslında bu tercihlerimizle ilgili; bir tercih yaptığımızda yeni bir durum oluşuyor ve o tercihten sonra o tercihe göre yeni sorunlar ve yanıtlar bulmamız gerekiyor. Tercih edilmeyen durum geride kaldığından yeni sorunlarin yanıtı tercih edilen durum ve sonrası için aranması gerekiyor. 

Bir de şu konu var ki bazen bazi sorularımiza hiç yanıt bulamıyoruz. Bilinmeyen şeylerin cok olması bizi rahatsız etmiyorsa sorun yok ancak ben bilinmeyen şey çoksa buna stres yapıyorum. Gerçi bu stres olmasa bunca sorunuma yanıt bulabilir miydim bilmiyorum. Stres yaşamın bir sonucu bir savunma mekanizması. 

Her soruya yanıt bulamayacağımiz gerçeğini de kabul etmek gerekiyor. Genelde söylediğim gibi de sanki önemli olan şey sorulara yanıt aramamiz veya aramaya çalışmamız. Aramaya calismiyorsak da zaten bu konuyu dert etmiyoruzdur yani hiç bir sorunumuz yok demektir.

Kendini beğendirme üzerine düşünceler

Kendimizi beğendirmek için kimi zaman can atarız. Peki amacımız nedir? Takdir görünce kendini daha mı iyi hissediyor insan. Böyle bir inanış var sanırım. Diğerlerinden beğeni görmek, takdir toplamak varolussal açıdan bizi tatmin ediyor sanırım. Ancak bunun ben algı olduğunu düşünüyorum. Kendimizi begendirmeden de insanin yaşayabileceğini düşünüyorum. Aslında bu durum insanın kendini tanıması ve kendini tatmin edecek bir şeyler bulmasıyla ilgili. Kendimizle uğraşır kendi içimize döner ve başka uğraşılar bulabilirsek başkalarından takdir toplamak zorunda kalmayız. Beğeni toplamanin gereksiz bir algı ve anlam yüklemelerden birisi olduğunu görebiliriz.

Savurulup giden insan, mutluluk ve mutsuzluk

Mutlulukla mutsuzluk arasında gidip geliyoruz, mutluyken mutsuz olmamiz an meselesi, mutsuzken mutlu olmamız yine an meselesi. 

Karmaşık duygular içinde gidip geliyoruz. Bazen bu beynimizin bir oyunu gibi cereyan ediyor. Zihnimize sürekli farkli bilgiler anılar pompalıyor. 

Dolayısıyla insan bir karmaşa içinde dalgalı bir okyanusta ilerler gibi ilerliyor, duygularımız dalgalı, inişli çıkışlı. 

Ancak kendini kontrol etmek önemli, rahatlatmak değil kast ettiğim. Mutsuzluğa iten şeyin üstüne kararlılıkla gitmek gibi. Ancak o zaman o sorunu tam olarak çözüp kendimize kabullendiririz. Öyle her şeyi kabullenen kaderci bir kabulleniş değil kast ettigim. Çözüme kavuşturup kabullenmekten bahsediyorum. Örneğin az önce söylediğim gibi insanin inişli çıkışlı duygu karmaşası içinde yaşaması gibi. Bu gerçeği görüp kabullenmek bizi en azından huzurlu yapar. Yani hakikat insana huzur verir. Gerçeklerle yüzleşmek acitsa da insana kalıcı huzuru verir.

Sahip olduklarımız ve talih

Zengin olmak bir başarı mıdır? İyi ortamda doğmuş olmak bolluk ve bereket içinde olmak insanı mutlu yapar mı. Hatta mutluluk elde edilmesi gereken yegane şey midir? Bir insansın değeri kendi hayatına verdiği değer ne olmalıdır bu durumda. 
Sahip olduklarimiz her gün yiyecek bulmak bizi mutlu etmez. Bedenimizin açlık ve barınma olarak bir tehlikede olmaması hayatımızı bir şekilde devam etmemizi sağlar. Ancak insan ruhunun açlığını steril ortamda ve iyi koşullarda olmak bastırır mı? Sanmıyorum öyle olsa şu modern çağlarda herkesin yiyecek ve iyi ortam bulduğu bu çağda bu kadar mutsuz insan bulmazdik. Demek ki insanı iyi koşullar iyi hissettirmiyor. Kişi ya da genel olarak insan ruhu varlığına bir anlam yüklemek ruhun ihtiyaçlarını karşılamak istiyor. 

Ruhun belirli ihtiyaçları var mı acaba? Nasıl kendimizi iyi hissederiz? Bu çok önemli bir soru. Kişiden kişiye göre değişen bu istekler çeşitli mi? Yani herkes farklı şeylerin peşinde mi yoksa hemen hemen insanların istekleri aynı mı? 

İnsan ruhu hangi bakımdan doyumda olmak ister bunları iyi belirlemek bizleri gereksiz şeyler üzerinde durmamizi engeller en azından. 

Ama ilk soruma gelecek olursak yani fakir ile zengin arasında ruhsal istekler bakımından çok farklılık var mı? 

Sanki herkes çevresine göre takdir görmek saygın olmak istiyor. Bazıları bunu diğer kişilerle iyi geçinerek sağlıyor bazıları da diğerlerini korkutarak etkisi altına almaya çalışıyor. 

Konuları biraz karıştırdim ama talih konusunun da önemi büyük, herkes aynı şansa ve ortamı bulamayabiliyor. Bazıları iyi koşul bakımından daha şanslı. Bunu hazır elde edenle kendi kendine elde eden arasında da büyük fark var tabi ki. Ahlaksızlıkla değil alın teri ile başarı elde etmiş kişilere asıl saygı duyulması gerekiyor. Bence başarı insanın hangi konumdan hangi konuma geldiği. Başladığı noktayı aşan korkusuzca mücadele eden, hatta sonunda pek yol kat etmese de ölümune demek istemiyorum ama sonuna kadar mücadele edenler başarıya ulaşmış demektir. 

Erdemli kalabilmek bazen eylem yerine hareket etmemek (çünkü akıllıca olan bazen bunu gerektirir) yeri geldiğinde eyleme geçmek. Sabırlı ve akılcı olmak. Öğrenmek, hatalarımızı bulmak, sorgulamak doğru için mücadele etmek insanı iyi hissettirir.

Boş işlerle vakit kaybetmek

Bazen öyle boş işlerle o kadar vakit kaybediyoruz ki. Hatta vaktimizin çoğu bu işlerle uğraşmaktan geçiyor. İnsanr yapacağını bile bilmeyen bir varlık. Zaten ne için yaşadığımızı bilmiyoruz çoğunlukla. Hal böyle olunca sonunda bir şey elde edemeyeceğimizi bilmeden canımizi verircesine o işlerle uğraşırız. İnsanlar bu motivasyonu nasıl buluyor anlamıyorum. 
Hayatın boş olduğunu kast etmiyorum asla. Yapacak çok güzel şeyler var örneğin sanatla uğraşmak yaratıcı şeyler yapmak sporla uğraşmak bunlar güzel ve eğlenceli. Hayatı degersizlestirmiyorum. Sadece bazen kendimizi boş işlerle uğraşmayı borç bilip o işe kendimizi kaptirmamizdaki saçmalığı söylüyorum. Örneğin borsa hisseleriyle uğraşmak şans oyunu oynamak. Hatta iskambil kağıdı oynamak. Bence kağıt oyunlarının hiçbir anlamı yok. Tamamen zaman kaybı. Televizyon izlemek. (bazı diziler hariç 😃). Bu bahsettiklerim zaman çalici şeyler ancak benim söylediğim daha çok kendini boş bir işe kaptirmak.

İnsanların birbirine göre varlığı

Saatleri ayarlama enstitüsü romanında insan insanın cehennemedir diyordu. Aslında birbirimize cehennemler yaşatıyoruz diyordu.
Bir insan ıssız adada yaşadığında sıkıntıdan patlar tabi ama bu cehennem olduğu azapla ve acı içinde bir yaşam olduğunu gösterir mi? tam olarak göstermez bence.
Ancak öte yandan da sosyal varlıklar olduğumuzu söylüyoruz birbirimize muhtaç olduğumuzu düşünüyoruz. Hep birbirimize mecburuz ancak öte yandan kendi araızda da anlaşmazlığa düşüyoruz. Kavga ediyor tartışmalar çıkıyoruz. Hem birbirimizi istiyoruz hem de istemiyoruz. Çok büyük bir çelişki. Aslında insan tam olarak ne ister ?

Kabullenişler

Kafamızdaki beklenen istenen senaryonun tamamen gerçekleşmesi şart değil. Zihnimizin bu şartlamaya girmesine izin vermememiz gerekiyor. İstenen şey gerçekleşmeyebilir, bu durumu her zaman göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Öte yandan var olan durumlar da değişebilir. Kendimize kurgusal ussal bir varlık olarak bakmamız gerekiyor. Yani soyut değişmez mutlak bir varlık değiliz. Biyolojik varlık olan insanın sağlığının değişmesi kadar, beynimizdeki vücudumuzdaki kimyasal tepkilerin, ruhsal durum, yaşadıklarımız, beslendiğimiz yiyeceklerle de alakalı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Şimdiki biz t anındaki o kişiyiz, t+1 anında farklı kişi olacağız. Çocukluğumuzdaki bir her ne kadar bizim geçmişteki küçüklük halimiz olsa da aslında aynı kişiler değiliz. Bir kitap okuduktan sonra insanın düşünceleri bakışı değişir yani yine aynı kişi değildir artık. Dolayısıyla insanlar değişebilir,

Zamanı boşa harcamak

Çoğu zaman ne yaptığımızın farkında bile değiliz. Monotonlasan hayatımızda çoğu gün birbirinin tekrarı gibi. Bir şey katmadan öğrenmeden aynı şeyleri yapıp duruyoruz. Sonunda da sıkıntıdan patliyoruz. 

Ben artık hiçbir şey yapmıyorken bile oturup düşünüyorum. Gördüklerimi yaşadıklarımı hayatı diğer insanları neredeyim diğer insanlar nerede, hayatla ilgili bilgilerimi düşüne düşüne artirmaya çalışıyorum. En azından monoton her gün birbirinin aynı olan günlerin arasında düşünce dünyamda seyahatlere çıkarak bilgimi tecrübemi artıyorum. Bazen öyle bir çıkarım yapıyorum ki ne zamandır hatalı düşündüğümü ve o şeyin ne kadar yanlış olduğunu düşünüyorum. Beni böyle şeyler mutlu ediyor. Yanlışlarımi bulmak ve kendimi doğrultmak. Kendimi giderek daha olgun hale getiriyorum. Kendi kendime kuruntu yaptığım kendimi çokça korkuttugum şeyleri düşünüyorum ve onların üzerine gidiyorum. Bir bakıma kendimle çatışıp savaşıyorum. İçimdeki düşünceler fikirler meydan muharebesi içinde savaşıyor. Yanlış düşünceler ağır yara alıyor doğru ve sağlam düşünceler ayakta kalıp zafer olan ediyor. 

Kendi kendime düşünerek vakit geçirmek hoşuma gidiyor. Aslında kendi kendime de değil düşünen kişi o anda benim ama kafamda savaşan düşünceler anonim ve herkese ait. Düşüncenin belki de hayalin üzerimde olması bana ait olduğunu göstermiyor. Benim o anda bir şekilde bir yerden öğrendiğim ve üzerinde durduğum düşünce olarak geliyor. İnsanin sadece kendi fikri nasıl oluyor ki hem? Sadece kendi kendine türetip düşündüğü konu var mıdır? Hep bir yerlerden alıp öğrenip biz de satmiyor muyuz? Evet biraz değiştiriyoruz ama bizim değil ne yazık ki o düşünce. O bakımdan ben düşündüğüm hatta sahip olduğum herhangi bir şeyde tam olarak sahiplik hissetmiyorum. 

Her neyse, kısaca benim yaptığım şey kendi kendine şarkı söylemek gibi. Mırıldanıp mutlu olmaya çalışıyorum. Kendimle içimdeki düşünceler hislerle konuşup ne olup bittiğine bakıyorum. Dinliyorum, anlamaya çalışıyorum. Bazen yakin bazen uzak. Bazen dalıp gidiyorum bir şey düşünürken. Bazen daldan dala atlıyorum (aslında bu beynimizin yaptığı bir şey). Zamanı böyle değerlendirince bana daha keyifli geliyor. 
Yaptığım iş mesleğim mecburiyetten yaptığımız şeyler hep aynı şeyler ve hayatı sıradanlaştırıyor. Bu bana göre hiç değil. 

Benim keşfetmem öğrenmem gerekiyor. Öğrenmem gereken o kadar çok şey var ki. 

Dış dünyamız ve iç dünyamız

Bu konuda daha sonra uzun uzadıya yazacağım ancak bir şeyler karalayayim. 
Dış dünyamız gördüğümüz dokunduğumuz eyleme geçip mudehale ettiğimiz dünya. İnsanlar eşyalar binalar parklar doğa dünya yer yüzü. 
İç dünyamızda ne var. Kafamizdaki dünyada. Dış dünyada etkileşime geçtiğimiz her şeyi hafizamizda canlandırıyoruz. Aslında bir şeyi var eden bizim onu zihnimizde var olarak algilamamiz yok olarak algiliyorsak yok gibi gelebilir. 
Hep denir ya dünyayı nasıl algıladığımız önemli diye. Evet önemli. 
Ancak iç dünyamıza hiç giriyor muyuz? Yani bilincaltina attığımız onca bilgi, geçmiş, yaşanmışlıklar ve bu yaşanmış şeylerin bizde oluşturduğu etki. Bazi etkileri bizi derinden etkileyip tedavi edemediğimiz travmalara yol açabiliyor. Neden? Travmanin korku olduğunu düşünürsek bir şekilde bilinç altında duran ve travmaya neden olan olay ya da durum sürekli bu korkuyu besliyor. Bu korkunun kaynağına inmedigimizde sonucu oluşturan nedeni görememiş oluyoruz. Yani travmanin sağladığı korkuyu yenemedigimizden onu sürekli sürekli yaşıyoruz. Çünkü dışarıdan gelen bir etki onu uyararak tetikleyebiliyor. Kisiligimizi oluşturan ve yaşanmışlıkların geri beslemesiyle ve kendi capimizda değerlendirmesiye oluşan benlik de benzer süreçlerden geçiyor. Yani bizi biz yapan şeyin birçok çevresel nedeni var; genetik çevresel sosyal. Yani çevremizden bir öğreti ve baskı geliyorsa o yönde kisiligimiz oluşuyor. 

İç dünyamızı bizi oluşturan bu benliğe hiç yolculuk yapıyor muyuz? Aman tanrım ne kadar korkunç sorular bunlar. 
Bazense kafamızda sürekli zihnimize düşen ve bizi baskı altına sokan bu düşünceleri bastırıriz ve geri plana atarız. Aslında bu yapılabilirse güzel bir yöntem. Ancak kalıcı bir çözüm değil geçici bir çözüm olabilir. 
Kafamızda soru işareti olarak gezen konuları nasıl çözebiliriz?

Her şeyi çözemeyiz ancak kaçarak da kurtulamayiz. Bu nedenle korkusuzca üstüne gidip nedenlerini düşünüp suçumuz varsa bunu kabul edip içsellestirerek birakmamazi ve salmamiz gerekiyor. Yani kene gibi yapışmış bir düşünceyi üstüne giderek onu yorarak kendimizden uzaklaştırıp salmamiz gerekiyor. 
Biz sorun olarak gördüğümüz şeyi kabullenip onun üstüne giderek, yapabileceklerimizin sınırlarına bakarak ne yapacağımızı belirlersek en azından bize sürekli baskı yapan ve her durumda tetiklenen bir kök sorun olmaktan çıkarmış oluruz. 

Bir nevi bataklığı kurutmamiz gerekiyor.

Bilmek mi Yaşamak mı?

Saatleri ayarlama enstitüsü romanının son kısımlarında yazıyordu; 
Bilmenin sınırı yok, bileceğim diye yaşamayı kaçırabilirsiniz, ama yaşamak başka onu hayatın içinde tecrübe ederek görebilirsin anlamına gelen şeyler söylüyordu. 

Yani bir şeyi denemek için yeterli bilgim yok diye çekincede kalıp yapmamaktan bahsediyor. 
Bunu beklersek yaşamın içinde olan eylemler de ertelenebilir. Yaşam tutkusunu bir şeyler yapma isteğini bilmek adına köreltiyor muyuz acaba? Yani bilmenin öğrenmenin sonu yok. O yüzden mi biz bilgiciler ve doğrucular sürekli bir şeyler öğreneyim derken yaşamın kendisini kaçırıyoruz. Eyleme geçmekten yaratıcılığımıza dair bir şeyler yapmaktan korkuyor ve çekiniyoruz.

Bilgi bilmek iyidir muhakkak bize her zaman faydası olacaktır ancak her şeyi bileceğim ve yanlış olanı yapmamak adına daha da bileyim derken nasıl yaşamın içinde kalacağız. 

Antik yunan filozoflarının bir hikayesinde geçiyordu. Bir filozof kuyuya düşüyor diğeri de yardım istiyor, ve yardım istenen kişi kuyuya düşen filozofa yardım etmiyor çünkü onun kuyudan çıkarmanın iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğundan emin olamıyor. 

Doğru nedir diye bilgi peşinde koşarken yanlış yapmamak için kendimizi parçalarken, hayatı kaçırıyor muyuz?

Yine aynı kitabın devamında yanlışın da hayatın içinde şeyler olduğunu söylüyordu.

Sonsuz Uyku

Uyuyup uyanıyoruz, uyumak zihnimizdeki kaygıları bize unutturuyor bir süreliğine geçici de olsa,  sabah kalkıyoruz kaygılarımızı hatırlıyoruz sonra adım adım çözmeye çalışıyoruz. Akşam olup yine uyuyacağız, uyumadan yaşamalıyız, uykumuz gelmeden yapamadıklarımızı içimizden gelenleri, arzularımızı heveslerimizi tutkularımızı gerçekleştirmeliyiz. Az sonra akşam olacak ve yine uykumuz gelecek. Hele ki sonsuz uykudan önce yaşamalıyız, yaşamaya çalışmalıyız. 

Cumartesi, Mayıs 11, 2019

Eğriova göletine (Yenice) nasıl gidilir

İnternette arattım tarattım herkes gitmiş ama nasıl gittiğini yazmamış. Buraya gitmek için ormanda kaybolduk 3 saat rötar yaptık. Umarım gitmek isteyenlerin işine yarar.

Karabük Yenice Yoluna sapın
Pinçlik tüneli yakınında Sipahiler köyünü hedef alın.
Sipahiler köyünü transit geçin
Bir sonraki köye gelmeden aşağıdaki resimdeki tabelayı göreceksiniz


Buradan sağa sapın. Buradan sola giderseniz bir sonraki köye gidersiniz orası yanlış yol. Geri gelip tekrar bu tabelanın olduğu yerden sağa dönün.

Sonra yolu takip edince küçük tabelalarda yönleri söyleyecek.
Bu aşamadan sonra iki yol ayrımı var. Bu kısmı net hatırlamıyorum. Resimdeki dönemeç en kritik yer. Buradan sonrası tabelalarda gösteriyor yavaşlayıp durun ve tabelaları okuyun mutlaka.

Aşağıda kampta çektiğimiz fotoğraflara bakabilirsiniz. Vaktim olursa kampla ilgili düşüncelerimi yazacağım. Ancak yukarıdaki resimden sonra 7 km 'ilk yol arazi araçlarına daha uygun. Normal araba ile de gidebilirsiniz ama yerden biraz yüksek olsun. Yere yakın arabayla gitmeyin altını sürtebilirsiniz :) Normal arabalar (benimki Toyota Auris) arada hafif de olsa sürttü ancak gitmeyi başarabildik. Dediğim gibi gidiyor ama dikkatli ve yavaş gitmek gerekiyor benden söylemesi.



Untitled



Ayrıca hatırladığım kadarıyla haritadaki kritik dönemeci de işaretledim. Çizimim doğru olmayabilir !!! ama öyle hatırlıyorum. Yardımcı olması açısından gönderiyorum, sonradan paylaştım diye beni pişman etmeyin yanlıştı harita diye. Sipahiler köyünü geçince bir sonraki köye gelmeden yukarıdaki fotoğrafta gösterdiğim dönemeçten döneceksiniz (zaten tabela üstünde yazıyor el yazısı ile). Gittiğimiz yolu hatırladığım kadarıyla kırmızı çizgilerden geçtik. Ancak tekrar ve son kez uyarıyorum! Yukarıdaki fotoğraf ve tabelaları öncelikle dikkate alın lütfen!!!! Çizimim doğru olmayabilir!!!! Harita çizimimden dolayı yanlış giderseniz sorumluluk kabul etmiyorum!









Perşembe, Mart 07, 2019

Qnap shared folder add or mount ( nfs cifs ) on linux and windows operating systems

This documentations is prepared for qnap ts453Be model. 

Qnap lets you to access shared folders using nfs and cifs. 

But first you have to enable windows and nfs services from the Network services->Win/MAC/NFS

Check the boxes which OS host access from. 

After the services are enabled, you have to create volumes/lun under storage sections (if you did not create storage pool you have to create it first).

NFS does not require users but for cifs we have to create users. 
Go to users sections from control panel and create users. 





Btw you can change shared folder permissions at the same time.

Shared folder options are made from -> 
Control Panel->Privilege->Shared Folders->Edit shared folder permissions
You can create new folder from here and change users permissions and host Access for nfs share. 


For nfs and host ip Access toggle down the permission type bar and choose NFS host Access.
You can add ip’s which will be Access to shared folder for secure access. 



After you give the permissions for cifs and host Access for nfs, lets mount them to the hosts.

Ubuntu 16.04
First install required packages for ubuntu.

sudo apt-get updatesudo apt-get install nfs-common


then create mount folder. 

For nfs protocol:
sudo mkdir /mnt/nfs

For cifs protocol:
sudo mkdir /mnt/cifs

At the end we will mount the same shared folder but we specify different folders to test. 
You should use one of them. No need to both. 

in order to connect with nfs 
sudo mount -w -v -t nfs qnap_ip:/shared_folder_name/mnt/nfs/

For cifs connections we have to specify user and password as we creted on qnap users. And read/write permissions must be set.  
sudo mount -vvv -t cifs -o username=username,password=password //qnap_ip:/shared_folder_name /mnt/cifs



 For Windows 7 
First we have to enable cifs server features from the program options under control panel, and add this feature.

Click the radio button of this feature and apply ok.
Control Panel->Programs->Turn Windows features on or off-> SMB 1.0/CIFS file sharing support

Then,
Go to computer folder and click "map a network drive" 
Then enter:
You can remain "reconnect at logon"
Then enter user and password. 
Then "remember my credentials". 

Thats it!



Perşembe, Şubat 28, 2019

İçimizdeki Bulmaca (Puzzle)

Bazen senelerdir kafamıza takılan ve çozemedigimiz, içimizde sıkıntı yaratan sorunu eksik bir parçanın aniden zihnimizde belirmesiyle çözebiliyoruz. 

Bu kolay olmuyor tabi.  O eksik parça gediğini buluyor ve büyük bir rahatlama yaşıyoruz. Bir şeyi geçiştirmek için aklımıza gelen bir şey değil. İnsanın vicdanı buna müsaade etmez. Beynimiz sanki doğrucu bir hakem gibi benligimizin görmezden geldiği hakikatleri yüzümüze vurmaktan geri kalmıyor. Görmezden gelsek de gerçeği bir yandan hissediyoruz ve bu durum da içimizde büyük boşluk oluşturuyor. 

Aklımız zihnimiz her neyse ruhsal durumumuzu belirleyen şey, belki mutluluk ve huzur merkezimiz puzzle bulmacası gibi. Eksik parçaları doğrularla bulmaya çalışıyoruz. Bulduğumuz her doğru da puzzle in bir parçası tamamlanıyor. Resim yavaş yavaş beliriyor ancak yıllardır bulamadığımız parça birden önümüze düşünce onu yerine koyuyoruz ve eureka! (Buldum) diye seviniyoruz. İnsanı huzurlu eden de bu büyük hakikat resminin ortaya çıkması aslında. Tüm eksik parçalar tamamlanıyor ve karşısında büyük bir zevkle bunu ben buldum ve yaptım dercesine eserimize bakıyoruz. 




Pazartesi, Şubat 25, 2019

Psyche ve Eros efsanesi (miti)

Psyche ve Eros’un miti (efsanesi) Yunan efsanelerinin en güzellerinden birisidir. Şimdiye kadar farklı versiyonlarda anlatılmış ve birçok sanat dalında sanatçılara ilham kaynağı olmuştur. Günümüzde halen birçok edebi eserde ve filmlere esin kaynağı olmaktadır.

Psyche, Göz kamaştırıcı Kız

Psyche üstün zerafet ve güzellikle ödüllendirilmiş bir kızdır. Tanrı Eros’a olan Aşkı ve fedakarlığı sayesinde ölümsüzlüğü kazanmıştır.

Psyche Yunancada tanrısal ruh anlamına gelmektedir. Modern zamanlarda Psyche, gerçek aşkı öğrenme, kaybetme ve koruma yolunda kendini keşfetme ve kişisel olarak geliştirmeyi sembolleştirmektedir. 


Hikayeye gelecek olursak; Psyche dünyanın güzelliğini görmek için can attığı güzelliğiyle ünlü bir kadındır. Psyche’ye karşı erkeklerin hayranlık duymasından dolayı kıskançlık krizine giren tanrı Afrodit, aşk tanrısı ve oğlu olan Eros’u erkeklerin Psyche’ye olan şehvetlerini zehirlemek için görevlendirir. Ancak Eros da Psyche ‘yi gördüğünde büyülenir ve ona aşık olur. 

Tüm erkeklerin ona gelmesine karşı Psyche bekar kalmıştır ve sadece aşık olacağı erkekle evlenmek ister. Psyche ‘nin anne ve babası kızlarının bu durumundan dolayı umutsuzluğa kapılmıştır ve kızlarının kaderinin gizeminin çözülmesi ve evlenmesi için bir kahine başvururlar. 

Eros Apollo’yu, Psyche’nin yüzünü göremeyeceği çirkin bir yaratıkla evlenmesi gerektiğiyle ilgili kehanette bulunması için yönlendirir. Çirkin yaratık onu dağın başında bekliyor olacaktır. 


Eros ve Psyche

Psyche’nin anne ve babasının beklediği şey bu değildir. Kızlarının böyle kötü bir talihe sahip olması onları yıkmıştır. Ancak bu kehanete uygun olarak kızlarını çirkin yaratıkla evlendirmeye karar vermişlerdir. 


Düğünden sonra, Psyche kocasıyla yalnız geceleri birlikte olabilmektedir ancak yüzünü görememektedir. Çirkin yaratığın ona beklentilerini ve hayallerini aşan aşkı ve iyi davranışı Psyche'yi çok mutlu etmiştir. Bu mutluluğu kız kardeşleriyle paylaşır aynı zamanda kocasının yüzünü göremediğinden dolayı hissettiği üzüntüyü de kardeşlerine anlatır. Kıskanç kardeşler Psyche’yi kocasının çirkin bir yaratıktan öte bir canavar olduğunu ve sonunda onu öldüreceği konusunda kandırırlar. Ancak kocasını öldürerek kurtulacağını söylerler. 


Bir elinde gaz lambası diğer elinde bıçakla Psyche kocasını öldürmek için hazırlanmıştır. Kocasının yanına yanaşıp ışığı yüzüne tuttuğunda çirkin yaratık kocasının aslında Tanrı Eros olduğunu görür. Sürprize ve heyecana kapıldığından yağı Eros’un yüzüne döker. Eros uyanır uçarak uzaklaşır ve Psyche’nin ona ihanet ettiğini ve ilişkilerini mahvettiğini ve bir daha asla birleşemeyeceklerini söyler. 

Psyche kaybettiği aşkı bulmak için arayışlara girer ve Afrodit’in sarayında hapis tutulan Eros’u görebilmek için Afrodite yalvarması tavsiye edilir. Afrodit aşkını kanıtlaması için ona 3 imkansız görev verir. 

Eros’la tekrar birleşmek için can atan Psyche kararlı bir şekilde ilk 2 görevi başarıyla yerine getirir. 3. Görevde yer altına Hades’e giderek güzellik iksirini taşıyan kutuyu Afrodite getirmesi istenir. İksiri getirene dek kutuyu açmaması tembihlenir. Kutunun içinde iksir yerine uyku ve rüya tanrısı olan Morpheus saklanmaktadır. Meraklı Psyche kutuyu açar ve uykuya dalar. 

Eros neler olduğunu anlar ve saraydan kaçar. Zeus’a Psyche yi kurtarması için yalvarır. Aşklarından etkilenen Zeus daha da ileri gider ve Psyche’yi ölümsüz yapar böylece aşıklar sonsuza dek birlikte olur. 

----
https://www.greekmyths-greekmythology.com/psyche-and-eros-myth/

sayfasından çevrilmiştir. 

Perşembe, Şubat 14, 2019

Network Adress Translation (NAT), port forwarding (port yönlendirme), Outbound NAT, Destination NAT, 1:1 NAT (PfSense)

NAT (Network Adress Translation):

Genel kullanım amacıyla Network Adres Translation (NAT), IPv4 adresini kullanan çok sayıda bilgisayarın internete tek public IPv4 adesiyle bağlanmasını sağlamaktadır. Pfsense bu basit yapılandırmayı sağlamaka beraber çoklu public IP adresleri için networklerde ihtiyaç duyulan kompleks ve gelişmiş NAT konfigürasyonlarının da yapılmasına olanak tanımaktadır.

NAT iki yönde ayarlanmaktadır: içeri doğru (inbound) ve dışarı doğru (outbound): Dışarı doğru-Outbound NAT, uzak dış networkü hedefleyen ve lokal network'den çıkan trafiğin nasıl çıkacağını tanımlamaktadır. İçeri doğru-Inbound NAT: uzak network'den içerideki networke gelen trafiğin içeri nasıl dönüştürüleceğiyle ilgilidir. En çok bilinen inbound NAT tipi port yönlendirmedir (port forwarding.



Outbound NAT-> diğer adıyla Source NAT aslında lokal ağlardaki kaynak adres ve portların interface'i (arayüzü) terk ederken nasıl dönüştürüleceği ile ilgili kuralları belirler. Örnek vermek gerekirse, LAN'daki kullanıcılarınızın internete çıkışında WAN IP'sine NAT'lama işlemini gerçekleştirmektedir.

Pfsense, Outbound NAT kurallarının otomatik ve manual olarak hazırlanmasına izin verir. Hybrid modda otomatik girilen NAT kuralına ek kural girerek NAT kuralını pasif edebilirsiniz. Böylece otomatik ve manuel'in avantajlarını kullanmaya devam edebilirsiniz.

Pfsense ayrıca Outbound NAT kuralı girerken hedef adress girilmesine izin vermektedir. Çoğu durumda Outbound kuralının işlediği interface'teki hedef any olarak seçilir, yani interface'ten çıkan tüm trafik NAT'lanarak dönüştürülür. Hedef alanı değiştirilerek belirli hedef adres ve portlar için adres dönüştürme işlemi de gerçekleştirilebilir.  Örneğin SIP truk adreslerine statik port NAT'lama işlemi yapılabilir. [1]



Inbound NAT (Port Forwarding)-> Diğer adıyla Destination NAT. Bu kavram farklı üreticilerde farklı isimlerle anılmaktadır, ancak teknik ve genel ismiyle Destination NAT olarak bilinir. Destination NAT, firewall'a gelen trafik için uygulanmaktadır. Firewall'a gelen public adresler içerideki özel adreslere dönüştürülür.

Port Forwarding: Public hedef adres ve portunu özel (private) hedef adresine dönüştürür ancak port numarası aynı kalır.
Port Translation: Public hedef adresini ve port numarasını özel (private) hedef adresine ve farklı port numarasına dönüştürülür. Böylece gerçek port numarası gizli kalmaktadır.  [2]



1:1 NAT: Birebir NAT olarak da bilinmektedir. Harici public IPv4 adresi, içerideki özel IPv4 adrese dönüştürmektedir. kaynak adresi bu özel IPv4 adres olan ve internete çıkacak tüm trafik birebir olarak bu public IPv4 adrese dönüştürülmektedir. Burada eğer outbound kuralı varsa 1:1 NAT kuralıyla ezilmektedir. Internet tarafında başlatılan ve hedef olarak bu public adrese sahip tüm trafik belrlenen özel (private) IPv4 adrese dönüştürülmektedir. Daha sonrasında WAN interface'i için belirlenen kurallardan geçmektedir. Eğer eşlenen trafik firewall tarafında özel IPv4 adresi için izinliyse trafiğe izin verilerek iç sunucuya yönlendirilmektedir. 

1:1 kuralı tek adresi dönüştürebildiği gibi aynı boyutta ve sınırlarda olmak kaydıyla tüm subnete de uygulanabilmektedir.
Bağlantılarda 1:1 Nat'ta portlar aynı kalmaktadır. Outbound bağlantılarında, lokal sistemin kullandığı kaynak portlar korunmaktadır, outbound NAT kurallarındaki statik port kullanılmasında olduğu gibi.


1:1 NAT kullanmanın riskleri:
Eğer wan firewall kuralları trafiğe izin verirse ve 1:1 NAt kurallarında aynı portlara dönüştürülme yapıldığından 1:1 NAT işlemleri büyük risk taşımaktadır. Kurallar her işlendiğinde potensiyel zararlı trafik lokal ağa sızabilmektedir. Ancak port yönlendirme (forward) kural girişleri ile trafik firewall ve NAT kuralı ile sınırlanmaktadır. Eğer TCP 80 portu forward kuralı ile açılmışsa iç host (sunucu) için WAN tarafında sadece 80 portu için izin verilecektir. 1:1 NAT kuralında WAN tarafında tüm portlara izin verileceğinden, iç host'a internet tarafından her port için izin verilmiş olacaktır. Dolayısıyla 1:1 NAT'ı kullanım amacı doğrultusunda kullanılmasında fayda vardır, eğer web sunucuya erişim sağlanması isteniyorsa port forrwarding NAT kuralı yeterli olacaktır. Gerekli olmadıkça firewall tarafında her  şeye izin verilmemesi gerekmektedir. [3]



Port Forwarding ve 1:1 NAT: Port yönlendirme NAT kuralının 1:1 NAT kuralına göre önceliği vardır.  Eğer dış IP adresi için içerideki hosta port yönlendirme yapılmışsa ve aynı zamanda aynı dış IP adresi için farklı bir host'a 1:1 NAT yapılmışsa, port forward aktif kalarak orjinal hosta yönlendirme yapmaya devam etmektedir. [4]



Çarşamba, Şubat 06, 2019

Durmak

Kafamız sürekli meşgul, hayatın bize getirdiği ve bizim bu akış içinde sürüklenmemiz nedeniyle hep bir şeyleri çözmeye, yoluna koymaya çalışıyoruz. Bazen dertlerle boğuşup bazen de geleceğe dair planlar ve adımlar atarken sürekli hareket halindeyiz. Beynimiz kafamızdaki şeyleri çözme peşinde çalışıp duruyor. Hiç durmuyoruz kalbimiz atıyor ayaklarımız ellerimiz gözlerimiz hep bir şeyler yapma peşinde. Zamanın içinde, hayat akışı içinde sürekli hareket ediyoruz. Zaman geçiyor ve biz ona yetişmeye çalışıyoruz, bazen bizim hızımıza göre zaman daha hızlı gidiyor, bazen de biz zamandan hızlı hareket ediyoruz bir şeylerin olmasını ve olgunlaşmasını beklemeden. Hiç durmuyoruz sürekli hareket eden arabalar ya da trenler gibiyiz. İstasyonları es geçip önümüzde hızla akan hayatın manzarasına bakıyoruz. Çoğu zaman görmeden bakıyoruz sadece. Görmek istesek de istemesek de hayat treni akıp gidiyor engebeli yollarda, bazen düz yollarda, mevsimler gelip geçiyor gece ve gündüz oluyor. Kafamızda sürekli değişen şeyler, düşünceler, resimler, olaylar. Çünkü hayat öyle sürekli akıyor durmamıza fırsat vermiyor.

Peki durmak gerekli mi hep hareket halinde olmak insanı sıkmaz mı? Gerçekten anların birikimi olan zamandan o anları çekip alabilir miyiz? O anın içinde durup neredeyim ben şu an nereye geldik diye kendimize etrafımıza bakınmamız gerekmez mi? Nerede olduğumuzu tartmamız, anlamamız hatta hissetmemiz için en azından durup etrafımıza bakıp nerede olduğumuzu düşünmemiz gerekmiyor mu bu sürekli akan trafik içinde. İnsan zamanın akışı içinde bazen kayboluyor bu nedenle kim olduğumuzu nereden nereye gitmekte olduğumuzu bile unutuyoruz. Benliğimiz, hislerimiz, ne isteyip ne istemediğimizi bile unutuyoruz farkında olmadan. Hayat bize durmamayı öğretti çünkü durursak düşeriz diye öğretildi. Diğer insanlar koşuyor sen de koşmalısın yoksa geride kalırsın diye öğütleniyor. Sürekli durup bir yere çakılmaktan bahsetmiyorum. İnsan durmamalı hep yenilenmeli, gelişmeli, iyiye ve doğruya bazen yürümeli bazen koşmalıyız. Ancak durmayı unutmuyor muyuz? Durup güzel bir manzarayı seyretmeyi, o anın içinde varlığımızı hissetmeyi, kim olduğumuzu neler hissettiğimizi kendimize bakıp incelememiz gerekmiyor mu? O anın içindeki anlamı hissetmek varlığımızla bütünleşmenin bize bir faydası olmaz mı? Çok bilgim olmamakla birlikte doğu inançlarında meditasyon bu amaçla yapılıyor sanırım.

Durmak güzel bir şey, durup güzelliği hissetmek, basit sandığımız çayırdaki sıradan otun bile ne kadar çok güzelliğinin olduğunu görebilmek. Sadece güzellikleri görmek ve hissetmek adına da değil içimizdeki karanlığa da durup bakabilmeliyiz. Hatalarımızla da yüzleşmeliyiz. İçimizde bir huzursuzluk varsa bunun üzerine de korkusuzca gidip nedenlerini düşünmeliyiz. İç huzur ancak içimizde bize huzursuzluk yaratan nedenlerin köküne inip nedenini arayıp bulmaktan geçiyor. Kök nedenleri bulup onlarla yüzleşip barışmadan bazen de kabul etmeden iyi olamıyoruz. İnsanın varlığının içinde hep huzursuzluk ve belirsizlik olacak muhakkak. Sıfır sorunlu bir durum söz konusu değil. Hep bilmediğimiz, çözemediğimiz şeyler olacak. Ancak mümkün mertebe bize rahatsızlık veren şeyler üzerine yoğunlaşıp onları çözerek daha iyi olabiliriz. Birbirimize deriz ya "iyi ol, kendine iyi bak" diye. Hiç bir zaman tam olarak iyi olamayız ancak iyi bakabiliriz kendimize, ya da buna uğraş verebiliriz. Uğrunda güzel şeyler olacaksa insan uğraşmalı mücadele edebilmeli. Unutmak ve görmezden gelmek de kısmi çözüm olabilir ancak bilinçaltımızda tehlikeli bir şekilde büyümeye devam ederse korkularımız ve huzursuzluklarımız daha sonradan başımıza bela olabilir. Yine de yüzleşmeliyiz tüm korkularımızla. Durmaktan nerelere gelmişim. Bu konu hakkında yazınca aklıma Bulutsuzluk Özlemi'nin Tepedeki Çimenlik şarkısı geldi. Şarkı sözleri aşağıda. Son olarak da videosunu ekliyorum.


Tepedeki Çimenlik

Tepedeki çimenlikte
Yalınayak dolaşarak,
Yemyeşille masmavinin
Ortasında uzanarak,
Hayaller kurarak,
Rüzgara savurarak,
Vazgeçmek birdenbire,
Herşeyden vazgeçmek...
Tepedeki çimenlikten
Seyreylemek şu alemi,
Küçülmüş ufacık olmuş
İnsanların alemi.
Bir buluta tutunup
Bir kuşun kanadına takılmak,
Vazgeçmek birdenbire,
Herşeyden vazgeçmek.
Sadece gökyüzü
Sadece deniz
Sadece sen ve ben
Sadece sevgi
Hepsi bu.


Pazartesi, Şubat 04, 2019

Tesadüfler

Okuldaki sınıf arkadaşlarımızı bulmamız, birisiyle tanışmamız, birisini tanımamızın bir başkalarının birbiriyle tesadüfi tanışmasına bağlı olması. Dünyaya gelmemiz, belki de sperm yarışında önüne protein engeli çıkmasa bizi geçecek olan spermi geçerek yumurtalığa geçişimiz. Hayatımızın başlangıcından bitişine kadar tesadüflerle karşı karşıya değil miyiz? Ailemizin kim olduğu, anne, baba kardeşlerimizin kim olduğu. Milletimiz, ırkımız (insan olarak tabi ki, insan ırkı tektir), doğduğumuz coğrafya, inancımız, kültürümüz, toplumumuzun bize miras olarak bıraktığı her şey. Bizim tercihimizde olmadan sahip olduklarımız. İçinde bulunduğumuz anın, zamanın, mekanın içine bırakılmış gibiyiz. Sanki şu an'a bir şekilde ışınlanmışız gibi. Tesadüfler toplamıyla, tercihler, yol ayrımlarının toplamıyla şu ana bırakılmış gibiyiz hepimiz. Sonsuz evrende bir şekilde yerini almış yıldızlar, gezegen ya da göktaşları gibi. 

Peki nedir bizi biz yapan bu durumda? Tesadüfler toplamı olarak bize sunulan bir hayat ne kadar bize aittir? İnsanın sahip olduğu bunca farklı şey o insanı niteleyip tanımlayabilir mi? Bizim tercihlerimiz dışında elbette tercihlerimizle belirlediğimiz bir hayatımız var, doğru. Örneğin Okuldaki sınıf arkadaşlarımızın kim olacağını biz bilemiyoruz ancak hangi üniversiteyi tercih edeceğimizi, kimlerle arkadaşlık edeceğimizi biz bilebiliyoruz. Nasıl bir meslek seçeceğimizi de biz bilebiliyoruz. 

O halde insan kendisini tanımlarken kendi tercih etmeden sahip olduklarını benliğiyle özdeşleştirmemeli. Bizi biz yapan mutlaka kendi tercihlerimiz, bu da doğru. Ancak sadece kendi tercihlerimiz için yaşamıyoruz. Tesadüflerin toplamından oluşan bir hayat önümüze seriliyor. Bazen bu tesadüflerin toplamı arasında tercih yapmak durumunda da kalabiliyoruz. Yani bir bakıma kendi bilincimizle karar verebiliyoruz ancak bazı durumlarda kendi kontrolümüzün kendi verdiğimiz kararların sonuçta pek bir değeri olmuyor. 

Yani tesadüflerle dolu bir hayat, kaotik keşmekeş ve yer kapmaca oyununun içinde yer bulmaya çalışırken karşımıza çıkan durumları düşündüğümüzde hayat çok da ciddi alınacak gibi değil. Bazen deriz ya “Hayat çok saçma, bazı şeyleri anlamlandıramıyorum”. Bence bunun nedeni bunca tesadüfün içinde kendi bilincimize ait bir şeyler aramamız ve sonunda kendimizle alakalı bir şey bulamamız. Arayıp bulamayınca kendimizi kaybediyoruz. Bazılarımız karanlık evrenin içinde yolunu kaybetmiş kuyruklu yıldızlar gibi. 

Toparlarsak, bizi biz yapan şeyler ne tamamen kendi tercihlerimizden oluşuyor ne de tamamen tesadüflerden. 

Pazartesi, Ocak 28, 2019

Ruhsal yönden güçlü kişilerin kaçınması gereken 10 başlık

Ruhsal yönden güçlü olmak ve iç huzurlu olmak birbirini destekleyen kavramlardır. Ruhsal yönden güçlü kişiler hayat önlerine ne çıkarırsa onunla baş edebilirler. Bu onların acı yaşamadığı ve üzüntü hissetmediği anlamına gelmez. Duygularını çok derinden tecrübe edebilirler. Aynı zamanda olan şeylerin farklı olmasını dilemeleri ya da diğer insanları değiştirme yoluna gitmekle zaman kaybetmezler. Onlar daha çok kendi düşüncelerini hislerini ve davranışlarını nasıl yöneteceklerine odaklanırlar. Onlar ayrıca kendi gelişimlerini önceliğe alırlar ve gelişimlerinin her zaman gerekli olduğunu düşünürler. Aşağıdaki iç huzurlarını yok edecek 10 maddeden de uzak durmaya çalışırlar.

 1. Zehirleyen insanlardan uzak durmak
 Etrafınızdaki insanlar nasıl düşündüğünüzü, hissettiğinizi ve davrandığınızı etkileyebilir. Yalan söyleyen, dedikodu yapan, suçlayan ve aldatan kişiler sizin benliğinizde rol oynayabilir. Ruhsal yönden güçlü kişiler kendisini zehirleyen insanları değiştirmekle enerjilerini boşa harcamazlar Onlar bu kişilerle sağlıklı duygusal ve fiziksel sınırlar koyabilirler.

 2. Kendini aşırı derecede suçlama
İster başarısız bir ilişki ister bir kaza olsun olan olaylardan %100 suçlu olduğunu düşünmek kendinizi ve diğer dünyayı nasıl gördüğünüzü etkileyebilir. Kötü olayların oluşmasını her zaman önleyemezsiniz. Ruhsal yönden güçlü kişiler sorumluluk alabilen kişilerdir. Onlar tercihlerinden sorumlu olduklarını bilirler ancak aynı zamanda kendi kontrolü dışında olan olayların da farkındadırlar. Örnek vermek gerekirse; ülkenin ekonomik durumu, hava koşulları ve diğer insanların tercihleri gibi.

 3. Mutluluk peşinde koşmak
Her zaman mutlu olmayı düşünmek ters tepebilir. Anlık tatminler uzun dönemli memnuniyetten farklı olgulardır. Ruhsal yönden güçlü kişiler, gönül rahatlığı kazanmanın üzerinde uğraşılması gereken bir konu olduğunu bilirler. Ani mutluluğu ve geçici rahatlığı kabul etmezler. Kendileri için daha parlak bir gelecek oluşturmak için uzun dönemli hedefler oluştururlar.

4. Rahat yaşamak
Rahat bölgede kalabilmek hayatta iyi hissetmek için anahtar olabilir. Ancak rahatsızlık durumundan kaçınmak sonunda ters tepebilmektedir. Ruhsal yönden güçlü kişiler, korkularıyla yüzleşir, bilinmeyen konularla yüzleşme cesaretini sergileyebilir ve kendi sınırlarını test edebilirler. Rahatsız hissetmenin katlanılabilir olduğunu bilirler ve bu durumu tecrübe etmenin daha iyi bir hayat yaşamak için önemli olduğunun farkındadırlar.

 5. Kurban zihniyeti 
Eğer problemlerinizin kaynağı olarak dış koşulları sorumlu tutuyorsanız hayatınız için asla sorumluluk almazsınız. Ruhsal yönden güçlü kişiler trajik koşullar karşısında olsa bile tercihlerini kabul ederler. Onlar kontrol edebildikleri şeyler üzerine odaklanır ve acındıracak tarafları kendilerinde tutarak vakit kaybetmezler.

6. İnsanları etkilemeye çalışmak 
İnsanların sizi beğenmelerini sağlamak için çokça vakit kaybedebilirsiniz. Diğer insanların takdirine bağlı olmak diğer insanlara sizin üzerinizde bir güç oluşmasına neden olur. Ruhsal yönden güçlü kişiler, kendi kendilerine rahat hissedebilirler. Diğer insanların kendi tercihlerini onaylamalarını beklemezler. Bunun yerine kendi değerleriyle yaşamanın üzerinde dururlar.

 7. Kusursuzluk peşinde koşmak 
Mükemmellik için uğraşmak sağlıklı bir durumdur. Ancak kusursuzluk için ısrarcı olmak tepe savaşları gibidir. Çıtayı imkansız bir yükseklikte tuttuğunuzda asla yeteri kadar iyi hissetmeyeceksinizdir. Ruhsal yönden güçlü kişiler, başarısız olabileceklerini ve hata yapabileceklerini kabul ederler. Kendi kusur ve zayıflıklarını kabul edebilirler.

 8. Kincilik 
Birisi için kin beslemenin o kişiyi cezalandıracağı düşüncesine kapılabilirsiniz. Fakat gerçekte öfke ve nefrete sarılmak kendi hayatınızı düşürmektedir. Ruhsal yönden güçlü kişiler, kinciliği bir kenara bırakarak enerjilerini daha faydalı hedeflere verirler. Bu başkaları tarafından kötüye kullanılmalarına izin verdikleri anlamına gelmez. Bu şu anlamaya geliyor; hayatlarını ele geçiren bastırılmış alınganlığa izin vermezler.

 9. Maddi şeylerin peşinde koşmak 
Çok para kazanmak, büyük bir ev, güzel bir araba ve pahalı kıyafetlere sahip olmak size asla iç huzur getirmeyecektir. İhtiyaçlarınızı tatmin etmek için maddi sahiplik beklentisi içinde olmak sizi kötü bir şekilde hayal kırıklığına uğratacaktır. Ruhsal yönden güçlü kişiler, tam olarak minimalist kişiler değillerdir. Güzel şeylerden zevk alabilirler fakat maddi sahipliğin onlara gönül rahatlığı ve iç huzur vereceği beklentisine girmezler.

10. Tam özgüven 
Her şeyi kendi başınıza yapacağınızı düşünmek güçlü olma rolünü oynamaktır. Yardıma ihtiyacınız olduğu zamanların olması önemlidir. Ruhsal yönden güçlü kişiler, yardıma ihtiyacı olduğunu kabul etmekten korkmazlar. Profesyonel yardım almak ya da bir arkadaşına sırtını dayamak kişinin onlardan güç almasını sağlamaktadır. Tüm yanıtlara sahip olmak zorunda olmamayı bilmek onlara yenilenmiş iç huzur sağlayacaktır.


Çeviri Kaynak: Amy Morin, Psychology Today internet sayfası https://www.psychologytoday.com/us/blog/what-mentally-strong-people-dont-do/201811/10-things-mentally-strong-people-give-gain-inner?amp&__twitter_impression=true

Pazartesi, Ocak 21, 2019

Ruhsuz bir dünya

Hayattan kopup soluklaştığımızı düşünüyorum. Günümüzün mekanikliği, tek düzeliği, imkanların teknolojinin üst seviyede olduğu ancak renklerin ve tadların kaybolduğu bir dünyada yaşadığımızdan mı böyle oluyor bilmiyorum. Bu yaşam şekli bize öyle bir kazık attı ki, doğadan aldığımız tüm canlılığa ait özellikleri yavaş yavaş kaybettik. Ne tutkuyla sevebiliyor ne de tutkuyla yaşayabiliyoruz. Renklerin, ışığın şiddetini bile algılamadan bakıyoruz. Gün batımının renkleri, ışığın sarıdan kırmızıya uzanan renk tayfını görmezden gelip oturduğumuz plajın kalabalıklığını, o mekan için kaç para verdiğimizi orada çektiğimiz fotoğrafı sosyal medyada paylaştığımızda kaç beğeni alacağını düşünüyoruz. 

Ruhumuzu kirlettik, öyle bir kirlendi ki varlığından bile haberimiz yok. Oysaki ruhumuzu içimizde, bakışlarımızda ve gözlerimizde. Bazan hoş bir gülümsemede, bazen karşılıksız sevgi göstermede, bazen paylaşmada bazen sadece güzelliği görmede.

Ruhumuz kirlenince, sahip olduğumuz duyargaları kullanmayı unuttuk. Ne dinliyoruz, ne görebiliyoruz, ne de hissedebiliyoruz. Yapay zeka çağına girdik ya, aslında yapay bir dünya çağına girdik haberimiz yok. Gün içinde alacağımız geçici hevesler ve bizi geçici tatmin eden zevkler peşine düştük. Güzel bir yemek yemek, iyi bir ortamda olmak (ne kadar iyi olduğu göreceli), yüksek maaşlı bir işte çalışmak, lüks arabalara ya da daha iyi arabalara binmek. Bunların bize huzur vereceğini düşünerek bu şeylerin peşinden gitmek. 

İnsan mutlak bir mutluluğa belki erişir belki erişmez o farklı bir konu ancak günümüz yaşam şeklinin bize huzur vermeyeceği çok açık ortada. Lüks bir mekanda tek başımıza iyi bir yemek yedik mesela doyduk o anda güzeldi ve geçti. Ancak bu bizi ne kadar süre mutlu edebilir? Ya da lüks bir araba satın aldık. 1 hafta belki de en fazla 1 ay bizi mutlu eder. Ancak sonrası. Hayatımızı bunun için mi heba ediyoruz? Satın alarak mutlu olacağını sanmanın bağımlılık yapma gibi bir durumu var, her defasında daha fazlası daha da iyisini istemek çünkü bize dayatılan şey bu. 

Ancak bunların hiçbiri bizi mutlu etmez. Bunu hepimiz gayet iyi biliyoruz ancak hepimiz öyle bir uykuya daldık ki ruhumuz öyle bir kirlendi ki (belki de ruhumuz uçup gitti bilmiyorum kirlenme tabiri biraz hafif kalabilir) yaşamaktan canlılıktan, doğayla bütünleşik yaşayan insanoğlunun sahip olduğu bütün o güzel özellikleri, hisleri, erdemleri, yaşam enerjisini bir kenarda bıraktık ve kaybettik. 

Birbirimize bakarken bile bize dayatılan estetik kaygılarla sadece yüzümüze bakıyoruz. Oysaki insanlar sadece et ve kemikten oluşmuyor. Gözlerimize dikkatli baktığımızda içimizdeki ruhları görebileceğiz. Bir insanı insan yapan ruhudur. Her şey içimizde, sadece orada olduğunu keşfedip içimizden gün yüzüne çıkarmasını bilmemiz gerekiyor. 

Unuttuk insanca olan her şeyi unuttuk. Paylaşmayı, yaşamayı, hissetmeyi, sevmeyi bizi biz yapan, bizi aslında mutlu edecek, hissetirecek, yaşadığımızı, hayatta olduğumuzu, var olduğumuzu gösteren tüm insanlık vasıflarını unuttuk. 

Kurtuluşumuz ancak insanın kendine dönmesinde, bir ruha sahip olduğumuzu, kim olduğumuzu, ne istediğimizi, aslında ne yaptığımızda mutlu olacağımızı bilmekten geçiyor. 


Kadın şefkati

Bir erkek olarak kadınları anlamadığımız iddia edilir, çoğu erkeğe göre kadınlar gizemli anlaşılmaz gelir. Karşı cins olduğumuzdan beyin yapımız, olaylara bakışımız, hormonal özelliklerimiz farklı olduğundan kadınların birbirlerine olan hislerini ve birbirilerini anlamaları kadar onları anlamamız pek mümkün değil. Kadınlar birbirilerini daha iyi hissederler ve hangi davranışta ne yapmak istediklerini daha iyi bilirler. Bir kadın diğer kadının davranışlarından nasıl birisi olduğunu ya da kendisine karşı ne hisler beslediğini çok kolayca anlayabilir.

Biz erkekler öyle değiliz ancak karşı cinsten olduğumuzdan onları kendi yerimize koymamız kendi özelliklerimiz dahilinde pek mümkün değil. Ancak ben birkaç çıkarımımı paylaşmak istiyorum. Kadınlar erkeklere göre çok daha olgunlar. Daha stabiller ve kararlarından çok daha eminler. Bir karara varmadan önce çok düşünürler ancak karar verdikten sonra o konuda emindirler kendilerine göre en doğru kararı verdiklerine inanırlar, inanmaktan öte onu öyle olduğunu hissederler ve bilirler.
Davranışlarında daha sakinlerdir. Ani hareket yapmaktan öte yapmadan önce tartarlar bu kadından kadına sapma derecesinde değişkenlik gösterebilir yani bir standart sapma değeri mevcut (mühendisim :) ).

Kadınlar erkeklere göre kat be kat daha şefkatli ve sevgi doludur. Erkeklerde olan yıkıcılık ve yok etme güdüsü yoktur. Daha yapıcı ve sevgi bakımından daha şefaketlidirler. Hiç tanımadığı bir çocuğa kendi çocuğu olmasa da annelik yapabilirler. Annelik içgüdüsü ve hormonal etkinin yanında doğuştan gelen bir şefkat var kadınlarda belki bunun nedeni erkeklerdeki gibi testestoron hormonlarının olmaması. Biyolojik etkisi tabiki çok açık ancak ben sosyal yönden olayı değerlendiriyorum.

Kadınlar daha sevgi dolu ve sevgileri daha gerçektir. Sevgiyi anlatmaktan öte yaşamak isterler. Erkekler şiir yazar gösterir ancak kadınlar şiir yazmaz şiiri hayatlarında yaşamak isterler. Şiir gibi bir aşkı hisedip yaşamak isterler bunu gösterişini yapmak umurlarında değildirler. Şiirleri yazma yerine okumalarının nedeni de budur. Şiiri okurlar ve o şiirdeki anlatılan hisleri kalplerinde yaşamak isterler. Bir kadının sevgilisi ve sevdikleri yanında olsun dünyadaki olaylar umurunda değildir. Çünkü evinde yaşadığı sevgi onun için cennettir ve başka cennetlerde neler olup bittiğini merak etmezler. Kendi dünyalarının sevgi meyveleri bir kadına yeter. Başka cennetlerde neler var oralar daha mı güzel diye merak etmezler. Eğer merak etmişlerse demek ki o kadına aşkı ve sevgiyi yaşatmamışsınızdır. Eğer bir kadın memnun değilse gerçekten memnun değildir ve gerçekten bir sorun vardır.  Macera olsun diye asla böyle bir şeye girişmezler. Bir kadın bir şeyden şikayetçiyse bu son derece gerçektir. Erkek olarak fark etmemişseniz lütfen ne demek istediğini düşünün ve anlamaya çalışın.

Ben bir erkek olarak hemcinslerimin yıkıcı ve duygusuz bir dünya kurmalarından memnun değilim bu nedenle kadın davranışını, sakinliğini, şefaketini duygu yüklü olmasını, hayata duygusal ve duyargaları, algıları açık olarak bakması hoşuma gidiyor. Her erkeğin kadınların cesaretine, dik durmasına, sakinliğine, olgunluğuna, anaçlığına, sahip çıklmasına, kol kanat germesine ihtiyacı var mutlaka. Kadınlardan korkmayın beyler. Duygusal eksikliğinizi ve yalnızlığınızı ancak bir kadın giderebilir. Ancak bir kadın bir erkeği hayatı tutundurabilir. Mesela annemle babamı düşünüyorum. Annemin şefkati, ve annemden aldığım duygusal duyum olmasa eve uğramak bile istemem. Babam her zaman mekanik ve doğrucu hayatın içinde savaşan bir savaşçı gibi geliyor gözümde burada anne baba ayrımı yapmıyorum. Babalar size hayatın vahşi gerçekliğini, acımasızlığını ve hayatta tutunmak için neler yapmamız gerektiğini bize her zaman hatırlatır, babalara da ihtiyacımız var mutlaka. Ancak anne ya da bir kadın ancak bir erkeğin duygusal boşluğunu doldurabilir onu yalnızlıktan çıkarır ve yaşadığını hissettirir. Kadınlar erkekler için su gibidir hayatın kaynağıdır. Erkeğin kurak kalbine akan nehirler gibidir.


Pazar, Ocak 13, 2019

İnsanların anlatma kaygısı

İnsanlik var olduğundan beri kendi derdini anlatma ve bir şeyler ifade etme peşine düşmüş. Dedikodu yapan kadınlar, kahvede konuşan amcalar, yazarlar, öğretmenler, parkta oynayan çocuklar, herkes, herkes hep birşeyler anlatma kaygısında. Neden acaba? Hep birşeyler anlatmak dinlemek konuşmak konuştuğumuzu paylaşmak istiyoruz. 

Binlerce kitap yazilmis hikayeler romanlar. Ve biz okuyucular okuyoruz. Ne diye okuyoruz? Farklı dünyalar hayatlar düşünceleri merak ediyoruz. Dinlemek görmek anlamak istiyoruz. Birileri de anlatmak istiyor kafasindakileri düşüncelerini düşündüğü her şeyi aktarmak paylaşmak istiyor. Neden? Yalnızlıktan mı? Varlığını pekiştirmek için birşeyler paylaşma isteği duyduğumuz için mi? insanlığa var oldukça bu konuşmalar paylaşımlar okumalar birbirimize yaptığımız bu anlatma alışverişi hiç bitmeyecek sanırım. Sürekli bir şeyleri alıyoruz ve veriyoruz. İnsanın temel sosyalliği mi bu? 

Suskun sandığımız insanları hele bir de kendine yakın gördüğü derdini anlatabildigi birisinin yanında görün siz. Biz insanlar buyuz işte. Her ne kadar zaman zaman birbirimizden nefret etsek birbirimizi sevmesek hepimiz birbirimize deli gibi mecburuz. Dünyada kimse kalmasa nefret ettiğiniz kişiyle bile sabah akşam konuşursunuz. Neden ? Gerçekten o kişiden nefret ettiğiniz için değil onun alternatifi bir sürü kişi bulabileceğiniz için onunla konuşmazsiniz.